Salı , Ekim 17 2017
Anasayfa / Bilim - Teknoloji - İnovasyon / Solucan Deliği Fiziği ve Zamanda Yolculuk

Solucan Deliği Fiziği ve Zamanda Yolculuk



Zamanda Yolculuk

solucan delikleriChristopher Nolan’ın gişe rekorları kıran yeni bilimkurgu filmi Interstellar, uzayda ışıktan hızlı yolculuğa ve zamanda geçmişe seyahate izin veren solucandeliği fiziğini kitlelerle tanıştırıyor ve bu açıdan popüler bilimin yaygınlaşmasında önemli bir rol üstleniyor. Solucandeliği fiziği üzerinde uzman olan fizikçi Kip Thorne’un filmin hem danışmanlığı hem de yapımcılığını üstlenmesi, Interstellar’ın dünyanın en gerçekçi bilimkurgu filmi olmasını sağlıyor. Peki, Hollywood’un elinden çıkan bu film gerçekte ne kadar gerçekçi? Sonuçta solucandelikleri karadelikler gibi gerçek hayatta görülen gökcisimleri değil, bunun yerine şimdilik sadece kâğıt üzerinde var olan teorik nesneler. Popular Science Türkiye, Interstellar fiziğini masaya yatırdı.

Interstellar filminin en büyük özelliği, karadelikleri Einstein’ın görelilik teorisine uygun olarak görselleştiren ilk yapım olması. Bugüne kadar başta Amerikalı aktör Morgan Freeman’ın sunuculuğunu yaptığı Solucandeliğinin İçinden belgeseli olmak üzere hiçbir astrofizik yapımı, kendi çevresinde dönen aktif süper kütleli karadelikleri bu kadar gerçekçi olarak canlandırmamıştı. Kip Thorne, Interstellar filmi için özel hazırladığı matematik denklemleriyle bunu başardı.

Birçok sahnesinde Kubrick’in 2001 Bir Uzay Efsanesi filminden esinlendiği görülen Interstellarda dünya uygarlığının küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği sebebiyle çöküşü anlatılıyor. Toprağın tarımsal değeri hızla azalıyor, açlık ve nüfus artışı insan türünün geleceğini tehdit ediyor. Bilinen anlamda hükümetlerin ortadan kalktığı yeni dünyada özel girişimciler başka gezegenlere yerleşmek için devrimsel uzay gemileri inşa ederek gözünü uzak yıldızlara dikiyor. Kip Thorne’un tasarladığı solucandelikleri ise filmde astronotların başka galaksideki yaşanabilir bir gezegene birkaç dakika içinde ulaşmasını sağlıyor.

Yaşanabilir dünyalar arayışında

Kip Thorne’un solucandeliği macerası aslında çok daha eskiye uzanıyor. Thorne solucandelikleriyle ilgili kapsamlı formüller yayınladığı 2009 tarihli makalesinden uzun yıllar önce karade-lik fiziğiyle ilgili çalışmalar yürütüyordu. Kozmos belgeseli ile 80’lerde kitleleri popüler bilimle tanıştıran ünlü astronom Cari Sağanın yazdığı Mesaj (Contact) isimli romanın film uyarlaması için gereken ilk solucandeliği konseptini de Kip Thorne hazırlamıştı.

Bu açıdan bakıldığında Interstellar’ın, 70’li yıllarda Mars’ta hayat aramak için gönderilen Viking sondalarını yöneten ekibin bir parçası olan Cari Sagan’m uzayın keşfi mirasını yaşattığını söylemek mümkün. Sağan, Kozmos belgeselinde galaksiyi hayali bir uzay gemisiyle keşfe çıkmıştı. Belgeselin bu yıl yayınlanan yeniden çevriminin sunuculuğunu üstlenen Neil deGrasse Tyson da yeni görsel efektler ve bilimsel gelişmeler ışığında aynı yolculuğu tekrarladı. Interstellar filmindeki uzay gemisi ise Kozmos belgeselinden farklı olarak, uzak galaksilere ulaşmak için Evren’de kestirme tüneller açan solucandeliklerin-den yararlanıyor. Işık hızını aşmadan ışıktan hızlı yolculuğa izin veren solucandelikleri, astronotların milyarlarca ışık yılı uzağa birkaç saniye içinde erişmesine izin veriyor. Ancak solucandelikleri şimdilik sadece kağıt üzerinde mümkün görülüyor.

Solucandelikleri nedir?

Solucandelikleri ya da teknik adıyla Einstein-Rosen köprüleri, Evrendeki iki uzak noktayı birbirine bağlayan kestirme tüneller olarak tanımlanıyor (tıpkı dağın çevresinden dolaşmak yerine içinden geçen bir tünel gibi. Ancak solucandelikleriyle ilgili son araştırmalar çok daha ilginç sonuçlara işaret ediyor:

Victoria Üniversitesi ve Washington Üniversitesi ile MIT araştırmacıları (Kristan Jensen, Andreas Karch ve meslektaşları), 2012-2013 yıllarında yayınladıkları iki ayrı makalede solucande-liklerinin uzayda ve zamanda birbiriyle dolanık olan karade-liklerden oluştuğunu öne sürdüler. Bu teoriye göre solucandelikleri kuantum dolanıklığına giren iki kara deliği birbirine bağlıyor. Interstellarda görülen Gargantua’nın da süper kütleli bir karadelik olduğu düşünüldüğünde, bu son gelişme filmi süsleyen görsel efektlerin fiziğini açıklamak açısından büyük önem taşıyor. Bugüne kadar Evren’de solucandelikleri gözlemlenmedi ama genel görelilik denklemleri solucandeliklerine izin veren geçerli çözümler içeriyor.

Bağlı karadelikler

Kip Thorne filmin sahne arkası detaylarını anlatan kısa videoda, “Ne solucandelikleri ne de karadelikler Hollyvvood filmlerinde gerçekte göründüğü gibi betimlenmemişti” diyor. “İlk kez bu filmde Einstein’ın genel görelilik denklemlerine uygun bir tasvir yapıldı.” Kip Thorne bu noktada karadeliklerin güçlü kütleçe-kim alanıyla ışığı bükerek bir mercek etkisi yaratmasından söz ediyor. Nitekim astronomlar teleskoplarla gözlemlenemeyecek kadar uzak olan galaksileri süper kütleli karadelikler veya daha uzak galaksi kümeleri sayesinde görebiliyor. Karadeliklerin kütleçekim alanı, yıldız ışığını büken bir büyüteç gibi davranarak galaksilerin görüntüsünü büyütüyor ve astronomların daha uzağı görmesini sağlıyor.

Filmde geçen Gargantua da yaklaşık iç güneş sistemi büyüklüğünde olan bir süper kütleli karadelik. Süper kütleli karadelikler, galaksilerin merkezinde yer alıyor ve güçlü kütleçekim alanıyla galaksi diskini bir arada tutuyor (teleskoplarla gözlemlenen yüz milyarlarca yıldız, bugünkü keşiflerle binlerce gezegen ve sayısız toz bulutu Samanyolu Galaksisinin diskinde yer alıyor).

Neden filmde süper kütleli bir karadelik kullanıldı?

Solucandelikleri aslında iki kara deliği birbirine bağlayan bir tünelse filmde üç karadelik olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bunlardan ikisi solucandeliği tünelinin giriş ve çıkış ağzını oluşturuyor. Üçüncüsü ise Gargantua adlı süper kütleli karadelik. Sonuçta solucandelikleri uzay-zamanı bükerek Evrende kestirme bir tünel açıyor. Karadelikler de uzay-zamanı büken güçlü kütleçekim alanları oluşturduğu için bilim insanları solucandelikleri ile karadelikler arasında akrabalık olduğunu düşünüyor. Ancak, filmdeki öte gezegene ışık ve hayat veren Gargantuanın yıldız büyüklüğünde değil de galaksilerin merkezinde görülen türden süper kütleli bir karadelik olarak tasarlanmasının özel bir sebebi var.

Fizikte karadelikler yıldız kütleli ve süper kütleli olmak üzere iki ana türe ayrılıyor. Galaksilerin merkezinde yer alan süper kütleli karadeliklerin çapı yüz milyonlarca, belki milyarlarca kilometreye ulaşırken, yıldız kütleli karadeliklerin çapı 25 km ile birkaç yüz kilometre arasında değişiyor. Filmde yıldız kütleli küçük bir karadelik kullanılsaydı öte dünyanın bu kara deliğe çok yakın bir yörüngede dönmesi gerekirdi. Bu durumda karadeli-ğin kütleçekim alanının yarattığı güçlü gelgit dalgalan gezegeni parçalar, karadeliğin içine çeker veya uzayın derinliklerine fırlatırdı. Oysa süper kütleli bir karadeliğin olay ufku (yüzey alanı) çok geniş olduğu için gezegenler bu tür karadeliklerin çevresinde parçalanmadan dönebiliyor. Dolayısıyla üzerinde hayat olmayan bir gezegen, Gargantuaya sadece birkaç milyon kilometre mesafedeki kararlı bir yörüngede dönebilirdi.

Işık saçan karadelik

Filmdeki en sorunlu yanlardan biri, Gargantua gibi aktif süper kütleli bir karadeliğin etrafında dönen yaşanabilir gezegen olması: Aktif karadelikler uzaydaki gaz ve toz bulutlarını kendine çekiyor. Karadeliklerin çekimine kapılan madde merkezkaç kuvvetinin etkisiyle karadeliklerin ekvator düzleminde sarmallar çizen bir birikim diski oluşturuyor (Gargantua da kendi etrafında neredeyse ışık hızında döndüğü için çevresinde girdaplar oluşturan bir birikim diski var). Birikim diskindeki gazlar sürtünme nedeniyle aşırı ısınıyor ve diskin iç kısımlarının sıcaklığı ıo milyon dereceye ulaşıyor. Bu da birikim diskinin zararlı X ışınları yaymasına yol açıyor. Öte yandan, bir kısım madde de kendi çevresinde dönen karadeliğin oluşturduğu güçlü manyetik alan çizgilerini takip ederek karadeliğin kutuplarına ulaşıyor ve karadeliğin içine düşmek yerine, kutuplardan dışarı doğru ışık hızının yüzde 99’uyla yol alan parçacık jetleri halinde uzaya püskürüyor.

Kısacası Gargantuanın yaydığı ölümcül X ışınları ve gama ışınları ile yörüngesindeki bütün gezegenleri yakıp kavurması, hatta milyonlarca kilometre uzaktaki dünyaları bile radyasyonla zehirlemesi gerekirdi (gama radyasyonu karadaki canlıları güneşin zararlı ışınlarından koruyan ozon tabakasını yok ediyor). Peki, filmde yapay olarak üretildiği düşünülebilecek olan bu karadelik adının tersine uzayda nasıl ışık saçıyor?

Gargantuanın ışık saçması filmin hikayesi açısından çok önemli: çünkü bu karadelik astronotların ziyaret ettiği yabancı gezegene ısı ve ışık sağlıyor, fakat normal şartlarda hiçbir karadelik bir gezegene istikrarlı ve yeterli ölçüde ışık sağlayamaz. Bunun sebebi ise Gargantuanın yaydığı ışığın “ışığı bile yutan” karadelikten değil, kara deliği saran birikim diskinden kaynaklanıyor olması. Nitekim filmde Gargantuanın Eski Mısırdaki Ranın gözü gibi parladığı görülüyor. Gargantuanın ekvator düzleminden geçen ve Satürn’ün halkalarına benzeyen parlak bir birikim diski var. Bir de Gargantuanın çevresini saran küre şekilli bir ışık halkası bulunuyor ama bu bir göz aldanması. Gargantuanın güçlü çekim alanı uzay-zamanı çarpıtıyor ve birikim diskinin ışığını da kara deliği saran parlak halkalar halinde büküyor.

Zamanda yolculuk

Interstellar filminin alametifarikası solucandelikleri ise, filmin ana teması da zamanda yolculuk. Filmdeki solucandeliği astronotların hem milyarlarca ışık yılı uzağa kısa sürede erişmesini sağlıyor hem de geçmişe yolculuk etmesine izin veriyor. Ancak, uzayda solucandelikleri açarak geçmişe yolculuk etmek imkansız olduğu için solucandeliklerinin neden sadece teoride işe yaradığını birkaç başlık altında incelemek gerekiyor.

Her şeyden önce solucandelikleri, kendine çok yaklaşan cisimleri bir daha dışarı çıkmamak üzere yutan ve merkezindeki tekillikte parçalayarak yok eden karadeliklerden oldukça farklı özellikler içeriyor. Solucandelikleri-nin içine giren astronotlar Evrenin uzak köşelerinde ortaya çıkabiliyor, fakat bunun için solucandeliklerinin uzay-zamanı bükerek kestirme bir yol oluşturması gerekiyor. Bilim insanları bunu göstermek için Evren’i bir kâğıt yaprağı olarak resmediyor ve kağıdın üzerine tükenmezle iki nokta çizerek bu noktaları uzun bir çizgiyle birleştiriyor.

Oysa hayal gücü bununla sınırlı değil. Kâğıdı tam ortasından ikiye katlayarak iki noktayı üst üste getirmek ve kağıdı noktaların birleştiği yerden delmek de mümkün. Solucandelikleri Evren’de işte bu tür kestirme tüneller açıyor. Bu durumda solucande-liği tünelinde yürüyen bir kişi aslında ışık hızından çok daha yavaş bir hızda hareket ediyor, belki saatte 4 km hızla adım atıyor. Ancak solucandeliğinin içindeki hareketi Evrenle karşılaştırıldığında, uzay yolcusunun attığı her adım milyonlarca ışık yılına karşılık geliyor. Filmdeki uzay gemisi de ıo milyar ışık yılı uzaktaki galaksiye bu mantıkla sadece birkaç dakika içinde erişim sağlıyor.

Mikroskobik solucandelikleri

Kip Thorne, Endurance adlı uzay gemisinin içinden rahatça geçebilmesi için filmdeki
solucan deliğini 2 km genişliğinde tasarladı. Ancak, Virginia merkezli Ulusal Havacılık ve Uzay Enstitüsünden gökbilimci Sten Odenwald bunun büyük bir sorun oluşturduğunu düşünüyor. Odenwald astronotların solucandeliği tüneline girerken hayatta kalması için büyük bir solucandeliği tasarlamak gerektiği konusuna katılıyor, ama Evren’de büyük çaplı solucandelikleri olduğuna inanmıyor ve “(Thorne’un) solucandeliklerinin dışarıdan bakıldığında disko topuna benzediği” görüşüne katılmadığını ekliyor.



Odenvvaldin böyle düşünmesinin nedeni ise Evren’de doğal solucandelikleri olduğuna dair bir ipucu bulunmaması. Her ne kadar fizikçi Leonard Susskind kuantum fiziğinde uzaktan etkiyi (dolanıklık) parçacıkları birbirine bağlayan mikroskobik solucandelikleriyle açıklasa da bunların varlığı henüz kanıtlanmadı. Ancak, doğada mikroskobik solucandelikleri olsa bile astronotların bu kadar küçük tünellerin içine sığması olanaksız. Bu durumda geriye yapay solucandelikleri oluşturmak kalıyor. Peki Evrende astronotların içinden geçebileceği kadar büyük solucandelikleri açmak mümkün mü? Bilim insanları bunu başarsa bile tüneller ne kadar süreyle açık tutulabilir? Teorik olarak Evren’de büyük ve uzun ömürlü solucan delikleri açmak mümkün olsa da pratikte bunu başarmak mümkün görünmüyor.

Anında yok oluyor

Bunun sebebi fizikteki enerjinin korunumu yasası. Enerjinin korunumu yasası uyarınca Evrendeki toplam enerji miktarı değişmiyor. Tıpkı nötr bir atomun pozitif yüklü protonları ile negatif yüklü elektronlarının sahip olduğu karşıt yüklerin birbirini sıfırlaması gibi Evrenin toplam enerjisi de sıfır olarak hesaplanıyor. Evrenin toplam enerjisi sıfır olduğu için uzayın genişlemesine yol açan negatif enerji (aslında negatif basınç) ile karadelikleri oluşturan pozitif enerji (kütleçekim) birbirini dengeliyor. Gerçi Evrenin tamamı dikkate alınacak olursa bu dengenin birkaç milyar yıl önce bozulduğu görülüyor. Karanlık enerjinin kaynağı olarak düşünülen negatif basınç Evrenin gittikçe hızlanarak genişlemesine yol açıyor.

Karanlık enerji milyarlarca ışık yılına ulaşan büyük mesafelerde etkisini gösteren doğal bir olay, ancak bilim insanları karanlık enerjinin ne olduğunu henüz bilmiyor. Öte yandan uzayda Casimir etkisinden yola çıkarak negatif basınç oluşturmak ve bir solucandeliği açmak mümkün ama Evrenin toplam enerjisinin sabit olması, yani devridaim makineleri gibi yoktan enerji üretmenin veya enerjiyi yok etmenin imkansız olması bunu engelliyor. Öncelikle termodinamik yasaları enerjinin tamamını işe dönüştürmeye izin vermiyor ve enerjinin bir kısmı atık ısı olarak uzaya kaçıyor. Aynı nedenle Casimir etkisi ile uzayda bir solucandeliği açmak zorlaşıyor. Yüzde ıoo randımanla çalışmayan bu sistem solucandeliği açmak için yeterli enerji üretemiyor.

İkinci sorun ise bizzat Evrenin toplam enerji miktarını korumak için bunu yasaklıyor olması. Solucandeliği tüneli açmak için vakumda negatif basınç uygulandığında Evren toplam enerjiyi korumak üzere karşıt pozitif enerji üretiyor. Böylece solucandeliğinin ağzını açık tutmak için kullanılacak negatif basınç (kütle itim kuvveti) solucandeliğinin ağzım kapatarak onu standart bir kara deliğe dönüştürmek isteyen pozitif enerji (kütleçekim kuvveti) tarafından engelleniyor. İşte bu nedenle filmdeki gibi büyük ve uzun ömürlü bir solucandeliği açmak imkansız. Bilim insanları bütün solucandeliklerinin mikroskobik enerji patlamalarıyla anında yok olacağını düşünüyor.

Geçmişe seyahat

Solucan delikleriyle zaman yolculuk etmenin iki yolu bulunuyor. Bunlardan en basiti (!) solucandeliği tünelinin çıkış ağzını uzayda ışık hızına yakın bir hızda hareket ettirmek, ardından tüneli at nalı gibi bükerek giriş ağzıyla çıkış ağzını yan yana getirmek. Bu durumda solucande-liğine giren kişi tünelin bükülme şekli ile yönüne bağlı olarak zamanda geçmişe veya geleceğe yolculuk edebilir (ışık hızına yaklaşan cisimlerde zaman Dünyâya göre yavaşlıyor). Ancak Kip Thorne, Interstellar’ın senaryosu gereği diğer yöntemi kullandı: Solucandeliğinin öbür ucunda kendi çevresinde ışık hızına yakın bir hızda dönen ve güçlü çekim alanıyla uzay-zamanı büken süper kütleli karadelik Gargantua var. Gargantua’nm güçlü kütleçekim alanı solucandeliğinin uzak ucunda zamanın Dünyâya göre daha yavaş geçmesini sağlıyor. Böylece solucandeliğiyle Dünyâya geri dönen kişi geçmişe seyahat edebiliyor. Filmdeki Teserakt -4 boyutlu hiperküp- işte bu şekilde gelecekten insanlığın geçmişine mesaj göndermeyi sağlıyor.

Ancak astrofizikçi Matthevv Bailes’in belirttiği üzere, bir karadeliğin tünelin çıkış ağzında zamanı büyük ölçüde yavaşlatabilmesi için hem solucandeliğinin hem de astronotların keşfettiği Dünyanın karadeliğin olay ufkunun tam kenarında bulunması gerekiyor. Olay ufkunda ölümcül gelgit dalgalarına yol açmayan süper kütleli karadeliklerde bu sorun değil; fakat aktif karade-liklerde bu durum, aym zamanda Dünyanın Güneşe 150 milyon km uzakta olmak yerine birkaç yüz kilometre mesafede olmasına benzer bir etki yaratıyor. Gargantua da Güneş gibi ısı ve ışık saçtığı için söz konusu öte gezegen karadeliğe o kadar yakın olsa yanıp kül olurdu. Bu sebeple filmin senaryosu mantıksal hatalar içeriyor, ancak bunun için Kip Thorne’u suçlamak yanlış olur. Interstellar tümüyle gerçekçi olsaydı seyircinin beğenisini kazanan bir senaryo ortaya çıkmazdı. Interstellar filmi bilimsel gerçekler ile bilimkurgu arasındaki ince çizgide yürüyor.

Zaman paradoksu

Zamanda geçmişe yolculuk, bir kişinin geçmişe gidip babası doğmadan önce büyükbabasını öldürmesi gibi mantıksal paradokslara yol açıyor. Sonuçta büyükbabasını öldüren kişi hiç doğmayacağı için geçmişe giderek büyükbabasını öldürmesi de imkansız oluyor! Ancak Kip Thorne, solucandelikleriyle ilgili 2009 makalesinde bu kısır döngünün ötesine geçerek solucandelikleriyle geçmişe yolculuğun neden imkansız olduğunu inceledi.

Kuantum fiziğindeki “klonlama yok” teoremi Evrende geçmişe gitmeyi yasaklıyor ve bu yasak da doğrudan enerjinin korunumu yasasına bağlı. Her ne kadar bir kişinin çocukluk hali ile yaşlılığı farklı olsa da (yemek yemek gibi doğal süreçlerle insan vücudundaki atomların sayısı ve türü zamanla değişiyor) Evren’deki toplam enerji miktarı değişmiyor. Oysa solucandelikleriyle geçmişe yolculuk etmek Evrenin gelecekteki toplam enerjisini geçmişe taşımak anlamına geliyor. Evrenin toplam enerjisi değişmeyeceği için geçmişe yolculuk etmek de Evrenin enerjisini ikiye katlamayı, yoktan enerji yaratmayı ve bu durumda lokal enerji alanının kusursuz bir kopyasını çıkarmayı gerektiriyor (klonlama). Kip Thorne işte bu yüzden solucandeliği kullanan bütün zaman makinelerinin çalıştıkları anda büyük bir patlamayla yok olacağını söylüyor. Thorne’un belirttiği gibi geçmişe yolculuk, vakumdaki kuantum salınımlarını geçmişe kopyalamak demek ve filmde zamanda yolculuğun basit bir mesajla sınırlanmasının nedeni de bu.

Gerçeğinden daha güzel

Filmin gişe hasılatı rekoru kırması için yürütülen büyük bütçeli tanıtım kampanyaları bir yana, Interstellar’ın gönüllerde taht kurmasının bir sebebi var. O da Nolan’ın insanoğlunun keşif ve merak duygusuna hitap eden çekici bir senaryo yazmış olması. Ancak, bugünkü bilimsel gelişmeler ışığında Evren’i keşfetmek için Stargate dizisindeki yıldız geçitleri gibi solucandelikleri kullanmanın imkansız olduğu görülüyor. Oysa küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği ve canlıların soyunun tükenmesi, insan uygarlığını tehdit eden ciddi birer risk olarak ortaya çıkıyor. Her ne kadar günümüzde yakın yıldızlara yolculuk ederek başka dünyalar aramak mümkün olmasa da insanoğlunun önümüzdeki 40 yılda Mars’a yerleşmesine kesin gözüyle bakılıyor. Son olarak Turkcell Teknoloji Zirvesine katılan fizikçi Michio Kaku’nun belirttiği gibi Marsa yerleşmek, asteroit çarpışması gibi bir felakette insan türünün devamlılığını sağlayacak olan bir hayat sigortası olarak kabul edilebilir. Kaku, Dünyadaki insanlar yok olsa bile Marstakilerin hayatta kalacağını söylüyor.

Ancak uzaya insan göndermek de kolay değil. 1967 Apollo 1, 1986 Challenger ve 2003 Columbia uzay mekiği kazalarından 2014 Virgin Galactic kazasına uzanan yaklaşık 50 yıllık uzay uçuşları tarihinde pek çok pilot ve astronot hayatını kaybetti. Uzay kazaları hükümetlerin kamuoyundaki rahatsızlığın etkisiyle özel sektörü desteklemesini zorlaştırıyor. Son olarak Kasım ayında uzay turizmine yatırım yapan Virgin Galactic’in SpaceShipTvvo adlı roket uçağı yere çakıldı ve kazada bir test pilotu ölürken diğeri yaralandı. Uzay yolculukları riskli olduğuna göre zengin turistleri veya cesur kaşifleri uzaya göndermeye değer mi? Güneş sistemini robot sondalarla keşfetmek ve Mars kaynaklarım robotlarla Dünyaya getirip gezegenimizde çevre kirliliğini önlemek Mars’a yerleşmekten daha güvenli olmaz mı?

İşe Güneş Sistemi’yle başlamak

Radyo sinyallerini tarayarak dünya dışı uygarlıkları keşfetmeyi amaçlayan California merkezli SETİ Enstitüsünden astronom Seth Shostak, bu soruları şöyle yanıtlıyor: “Tarih bize keşiflerin uzun vadeli sonuçlarının hem insanların kafa yapışım hem de toplumsal yapıyı kökten değiştirdiğini gösterdi. Kolomb gibi insanlar olmasaydı bugün çoğumuz hâlâ toprak kölesiydik.”

Buna rağmen Shostak, uzayın solucandelikleriyle keşfedilmesine gerek olmadığı kanısında: “Dünyada işler sarpa sarar ve gezegende hayatın geleceği tehlikeye girerse bunun cevabı güneş sistemini kolonileştirmektir. Mars’a ve belki de asteroitlere yerleşmemiz gerekebilir, özellikle de dev yörünge istasyonlarında yaşayabiliriz.” Odenvvald ise bu konuda çok daha iddialı: “Elimizdeki üç kuruşluk parayla yapmamız gereken şey güneş sisteminin her köşesini kolonileştirmektir! Güneş sistemini New York şehrine dönüştürmek istiyorum, tamam mı?”

Odenwald’ın vahşi kolonileştirme yaklaşımı, Mars’ın da bir gün Dünya gibi kirli ve kalabalık bir gezegene dönüşebileceğini gösteriyor. Ancak, insanoğlunu bilinmeyen uzak yıldızlara göndermek yerine Mars gibi insan hayatım destekleyebilecek olan güvenli bir yere göndermenin daha mantıklı olduğu da bir gerçek. Odenvvald, “İnsanoğlu soytükenişin eşiğinde olsa bile, 7 ila 10 milyar insanın birkaç şanslı kişiyi hayata elverişli olup olmadığı bilinmeyen uzak bir gezegene göndermeyi ve bu uğurda yüz yıl alacak bir yolculuğu finanse etmeyi isteyeceğini mi sanıyorsunuz?” diye soruyor.

Gerçekçi bilim

Bu açıdan bakıldığında Interstellarin kitleleri popüler bilimle tanıştırmak açısından önemli bir rol üstlendiği görülüyor. Ancak bu film, özünde Hollyvvood’un görkemli bir senaryoyla para kazanmak istemesinin bir ürünü. Odenvvald insanoğlunun Güneş Sistemini kolonileştirmeye ikna edilmesi gerektiğim düşünüyor, fakat bunun için Sandra Bullock’ın rol aldığı Gravity gibi uzay yolculuğunun risklerini gösteren daha gerçekçi filmleri tercih ediyor. Öte yandan Interstellar solucandelikleri, karadelikler, zamanda yolculuk ve ışıktan hızlı yolculuk gibi konuları gençlere tanıtmak açısından önemli bir role sahip. Yine de filmin asıl başarısı beklenmedik bir yönden geliyor.

Interstellar, 165 milyon dolar bütçeli bir Hollywood yapımı ve 2015 yılında yerini yeni filmlere bırakmak üzere işlevini tamamlamış olacak. Ancak teorik fizikçi Kip Thorne, aynı zamanda “Interstellarin Bilimi” adlı bir kitap yazdı. Thorne, popüler bilim okurlarına hitap eden bu kitabın ardından solucandeliği fiziğini açıklayan yeni bilimsel makaleler yayınlamaya hazırlanıyor. Sonuçta bu tür öncü çalışmaların, bir gün insanoğlunun Evrenin uzak bölgelerine kısa sürede yolculuk etmesini sağlayacak olan solucandelikleri oluşturmak için gereken teknolojinin önünü açacağını düşünüyor.

Nitekim başta fizikçi Brian Greene’in her yıl düzenlediği Dünya Bilim Festivalinin sponsorları olmak üzere birçok örnekte, bilim insanlarının araştırmalarına fon bulmak için modern medyanın olanaklarından yararlandığı görülüyor. Halkın beklentisi ise biraz daha farklı: İnsanlar bu zengin kaynakların, popüler bilimi yaygınlaştırmanın ve medyatik fizikçilere kitap satışlarıyla para kazandırmamn yanı sıra temel bilimlere de ciddi katkılarda bulunmasını istiyor. Bu bağlamda Interstellar, Hollyvvood’un “Gerçekçi filmler de gişe rekorları kırabilir mi?” sorusundan yola çıkarak ticari bir deneme yaptığını gösteriyor. Odenvvald işte bu nedenle Interstellar’ı tüm eksiklerine karşın destekliyor, bu tür yapımların bilimsel gelişmeyi teşvik edeceğine inanıyor.





İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir