Cumartesi , Kasım 25 2017
Anasayfa / Makaleler / Tedavisi olmayan iki yönetim hastalığı

Tedavisi olmayan iki yönetim hastalığı



İş dünyasında bir lider için gerçek başarı akıllıca kurgulanmış dengelerde ortaya çıkar. Liderlik bu dengeyi kendi tarzıyla kurmaktan geçiyor…

YÖNETİM algısı, günümüzde daima sosyal motiflerin üzerine inşa ediliyor. Her kültürün kendine göre değer yargısı var. Kimi aşırı alçak gönüllüğü esas alıyor, kimi de abartılmış büyüklük hissini.

Bunlar genellikle o kültürün ortak alışkanlıkları. Örneğin, biz Türkler büyüklük olgusunun ölçülü tevazudan geçtiğine inanıyoruz. Bizim anlayışımızda topluma yararlı olan kişi büyüktür. Sıradan bir Amerikalı ise taviz vermeyen bireysel rekabetin kişiyi büyük kıldığına inanır. Bu açıdan bakınca bireysel iddia düzeyleri her toplumda karmaşık çeşitlenmeler gösterir.

yonetim

İŞ DÜNYASINDA LİDERLİK

Şu bir gerçek ki geçmişin sanayi devrimi kültürlere özgü büyüklük anlayışım yok etti. Şimdi yalnız toplumsal katmanda değil, ticaret ve sanayi ilişkilerinde de bireysel maddecilik ön planda. Günümüzde ise küreselleşme kavramıyla kişisel iddialar önem kazandı. Bir farkla ki Çin gibi kimi eski kültürler Batının bu standardını kabul etmiyor.

Nitekim bu nedenle Çin’in sosyalizm tornasından geçmiş yeni toplumsal kapitalizm anlayışında bireysel figürler yok denecek kadar az. Bunda tarihin derinliklerinden gelen kültürün izleri var. Kadim Taoizm öğretisini kuran Çin bilgesi Lao Tse şöyle diyor: “Akıllı adam kimseyle yarışmaya kalkmaz, böylece başkaları da onunla yarışmaz!” Günümüz penceresinden bakınca felsefi açıdan hayli su götürür bir iddia…

Oysa günümüzde en azından ekonomik yarışın ne anlama geldiğini anlayan toplumlardan biri Çin. Fakat büyük değişim geçiren bu sosyalist ülke bireysel değil, toplum figürüyle yarışıyor tüm dünyayla!

Yine de şu bir gerçek ki, artık günümüz çalışma hayatmda başarı hikâyesi olan ya da bir başarıyı kurumsallaştırmış kişiyi öne çıkarmak esas. Hele de kapitalist iş dünyası tepedeki adamın ikonlaştırılıp adeta putlaştırılmasıyla övünüyor sürekli. Batının çalışma edebiyatında ‘takım ruhu’, ‘kolektif düşünce’, ‘ortak akıl’ gibi neredeyse klişeleşmiş beylik laflara rastlansa da hâkim anlayış sadece bireyselliğin kutsanmasında.

ŞİRKETLERİN BAŞARI EFSANELERİ

Bugün şirket ve kuramların başarısında sıra dışı bir yöneticinin iddia öyküleri var. Hele de ‘lider yönetici’ kavramı literatüre girdikten sonra şirketler tarihsel geçmişiyle değil kendi yarattıkları liderlerin başarısıyla övünüyorlar. Örneğin şirketini kriz dönemlerinde büyüten isimler tüm zamanlar için birer efsane olmuş durumdâ.

Daha yakın geçmişin bilgi teknolojileri dünyasından Microsoft ün Steve Ballmer’ini Motorola’nın Greg Brown’im, IBM’in Sam Palmisano’sunu hatırlayalım hemen. Şimdi onların iş tutuş şekillerini kopya eden aynı kuşağın yeni liderleri gündemde. Bunlar Wall Street’in de saygısını kazanmış sıra dışı yöneticiler. Sürdürülebilir vizyonları, ufuk yaratan strateji ve güvenirlilikleri en büyük silahlan. Üstelik neredeyse hemen hepsi verimli Amerika topraklarında filizlenip serpilmiş yöneticiler.

Bir kaçını anımsayalım hemen: Cisco System’den John Chambers, sanal ticaret fenomeni Salesforce’un kurucusu Mark Benioff, dünyanın boya devi Sherwin Williams’in yeni yüzü Cristopher Connor gibi isimler… Hemen hepsi alçak gönüllü ama yeteneklerinin farkında olan liderler. Tümünü saymaya kalksak bu sayfalar yetmez.

Tabii madalyonun bir de öteki yüzü de var. Yönetim tarihinde her başarılı kişiye musallat olan hastalık kimi yöneticiye de iyice işlemiş vaziyette. Amerika’da değil ama bu tip yöneticilerin Euro Bölgesi?nde sayıları hayli fazla, işin kötüsü bazı yazarlara göre Avrupalı yeni nesil yöneticiler bu hastalıkları nedense hep politikacılara mal ediyor. İşi abartanlar ise ‘megalomania’ denilen büyüklük hayalleriyle egoları şişmiş, patlamak üzereler!

YIKICI BÜYÜKLÜK SANRILARI

Kimi araştırmacıya göre son euro krizinin nedeni de işte bu hazımsız kişiler.

Son örnek Yunanistan’dan: İsimsiz birkaç gencin ortaya çıkmasıyla politikaya kendilerinin yön verdiğini iddia eden bir devrin çok övünen iş adamları yok olup gittiler. En başta da Yunanistan’ın büyük balıkçılık endüstrisinin hiç yıkılmayacak sanılan patronları var.



İş dünyasında yöneticiye musallat olan büyüklük sanrıları aslında psikolojideki ruhsal dengeleme hadisesinden kaynaklanıyor. Kişi kendini ne kadar büyük görürse yaklaşan felaket karşısında daha dirençli olacağmı sanıyor.

Ünlü Fransız düşünürü Jean Jacques Rousseau Fransız Devrimi sırasında şöyle demiş zamanın burjuvazisine: “Gurur belasından doğan renkli hülyalar tüm başarısızlıkların yegâne kaynağıdır!”

İngiliz toplum eleştirmeni John Ruskin de benzer bir laf etmiş: “Hiç şüpheniz olmasın ki büyük yanlışların altında daima abartılmış gurur saplantıları vardır!”

Kriz patlatan, şirket batıran, kurumlan kaynak belasına bulaştıran boş gururun patolojik şekli ‘megalomania” dediğimiz hastalık. Tedavisi neredeyse yok. Kendini ulaşılmaz lider sanan; benden sonra bu şirket çöker diyen patronlara bile bulaşmış bir kompleks.

Tıp açısından bakınca o klasik tanımdaki ‘manik’ bireylerde görülen hastalıklarla bir alakası yok bunun. Büyüklük hezeyanları ham yöneticilerde sonradan kazanılan bir ruhsal takıntı hali.

En büyük megalomanların lider ya da kendini lider sananlar arasından çıkması ise asla rastlantı değil! Kendilerinde sonsuz güç olduğunu sananlar, yalnız kendini parlatıp bireysel reklamını yapan CEO’lar ve de sürekli ben diyen yöneticiler hep bu grubun içinde.

Kısacası gerçek liderlik ile büyüklük sanrısı arasında dağlar kadar fark var. Gerçek liderler yalnız kendilerini değil, etrafındaki insanları da harekete geçiriyor. İkna ve şefkatle… Onlar asıl büyüklüğün tevazu ambalajı içinde gizlenmiş bir cevher olduğuna inanıyor. Şeffaflık ve dürüstlük ise en büyük kozlan.

HER ŞEYE EVET DİYENLER

Peki, bu büyüklük sanrısının tam aksi kutbunda yaşayan yöneticiler yok mu? Var elbette… Bizde de var dünyada da var.

Her şeyi suskun bir tevekkülle karşılayıp herkese evet demek bir başka müzmin hastalık. Bir şirketin tepe yöneticisi içinse son derece zararlı davranış. Daha çok patron otoritesine teslim olmuş suskun yöneticilerde görülüyor bu sendrom. Sahte alçakgönüllülüğün altında yatan asıl etken ise liderlik yeteneğinin gözle görülmeyen, eksiklikleri. Büyüklük hastalığına müptela olanlar kadar bunların da yıkıcı etkileri var.

Bu türlü davranışlar bireyi çocukluk döneminde baskı altında tutan toplumlarda görülüyor. Amerika’da özel rezervuarlarda yaşayan Kızılderililer arasında yapılan psikoloji odaklı bir araştırma bu gerçeği ortaya koymuş.

Örneğin çocukluktan itibaren kendini göstermeyi ayıp sayan Arapesh’ler ve Hopi Kızılderilileri’nde pasif davranmak sosyal bir üstünlük. Buna karşın Comanche’larda (Komançilerde) savaşmak ve öne geçmek toplumsal başarının belirtisi. Yıllar geçmesine rağmen bu alışkanlıklar değişmemiş.

Amerikan çalışma psikolojisi edebiyatında bir klasik haline gelmiş Norman L. Munn’m ‘The Fundamentals of Human Adjustment’ adlı eserinde anlattığı bir ‘Beyaz Adam’ ile ‘Kızılderili’ arasında 1920’lerde geçen aşağıdaki diyalog kültürel duyguları ortaya koymak açısından ilginç bir örnek:

Kızılderili arkadaşım sen neden kente inip kendine güzel bir iş aramıyorsun”

• Ey soluk benizli adam! Diyelim ki işi arayıp buldum, sonra ne olacak?

• İşe girersen para kazanırsın, kazancınla her şeyi alabilirsin!

• E sonra?..

• Sonrası, işinde yükselirsin, daha çok kazanırsın!

• Sonra?..

• Başarılı olursan ustabaşı hatta şef filan olursun!

• Ya sonra?..

• Sonrası işinde ilerler direktör bile olursun.

• Diyelim ki o dediğinden oldum, bu bana ne katacak?

• Hemen bir iş kurar kendinin patronu olur başkalarını emrin altına alırsın!

• Sonra?..

• Daha fazla para kazanırsın!

• Sonra?..

• Sonunda öyle paran olur ki çalışmana hiç gerek kalmaz!

• İlahi soluk benizli adam! işte benim şimdi yaptığım da bu zaten! Yaşadığım şeyi elde etmek için bu kadar sıkıntıya girmek niye? Senin içinde kıpır kıpır fokurdayan bir hırs var. Baksana biz Kızılderililer huzur içinde yıldızları seyrederken sen hayatını paraya feda ediyorsun!”

Gelelim sözün özüne: Bir yönetici için buraya kadar anlattığım iki kutuplu örnekten ortaya çıkan sonuç şudur: Liderlik aslında bir kuşu sevmeye benziyor. Gücüne güvenir eline aldığın kuşu fazla sıkarsan onu öldürürsün. Olayları akışına bırakır da kuşu gevşek tutarsan kuş elinden kaçıp gider…

Nur Demirok / Para






İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir